İslam Hukuku Açısından Tekfir Meselesi

Hiç şüphesiz ki tekfir meselesi, üzerine terettüp eden birçok şer‘î ahkâmdan dolayı İslam’ın en önemli konularının başında gelmektedir. Fıkıh kitaplarını gözden geçiren bir kimse; yöneticilerle alâkalı hükümler, velâyetle alâkalı hükümler, nikâhla alâkalı hükümler, cenazelerle alâkalı hükümler, kısas ve diyetle alâkalı hükümler, savaşla alâkalı hükümler, dostluk ve düşmanlıkla alâkalı hükümler… gibi birçok mühim konunun hep tekfir meselesini bilmeyle ilintili olduğunu rahatlıkla görecektir. Bu ve benzeri ahkâmın üzerine terettüp etmesinden dolayı tekfir meselesi, ne birilerinin söylediği gibi boş ve faydasız bir meseledir, ne de bazılarının iddia ettiği gibi anlamsız bir konu! Aksine tekfir meselesi −bütün İslam ulemasının da açıkça ifade ettiği üzere−tıpkı nikâh, talak ve kısas gibi şer‘î bir hükümdür, İslam’ın temel meselelerinden bir meseledir. Şafiîlerden Subkî der ki: “Tekfir şer‘î bir hükümdür…” Hanbelîlerden İbn Teymiyye de şöyle der: “Tekfir şer‘î bir hükümdür ve ancak şer‘î delillerle sabit olur…”

   Böylesi bir öneme haiz olmasından dolayı dinine bağlı bir müslümanın bu konuda bilgisiz kalması, hele hele duyarsız olması asla düşünülemez. Zira müslümanın −bu meseleyi tahkik ederek öğrenmediği zaman− Haricîler gib ifrata ya da Mürciîler gibi tefrite kaçması kaçınılmazdır. Bu iki uç noktaya meyletmemek için meselenin Ehl-i Sünnet perspektifinden incelenip tahkik edilmesi zorunludur. Bu başarıldığında, işte o zaman doğruya isabet ettirilmiş ve aşırılıklardan sakınılmış olacaktır.

   Biz bu kitabımızda meseleyi ifrat ve tefritten uzak olarak Ehl-i Sünnet açısından değerlendirmeye çalıştık. İçerisinde birçok önemli meseleyi ilmî delillerle incelemeye ve doğru cevaplarını bulmaya gayret ettik. Bu nedenle kitabı okuyan kardeşlerimiz, kitabı bitirdiklerinde; tekfirin ne olduğunu, şartlarını, sebeplerini, kaidelerini, engellerini, üzerine terettüp eden ahkâmdan birçoğunu, tekfirle alâkalı birçok kavramın etraflıca izahını, luzumî tekfir ve iltizamî tekfir gibi yanlış anlaşılan meselelerin tahkikini, intifâu’l-kast gibi ilmî konuların açılımını, tekfirde silsile meselesinin detayını, tekfire kimin yetkili olduğunu, hangi meselelerde tekfirin vuku bulacağını, tekfirin faydalı olup−olmadığını ve buna benzer izaha muhtaç daha nice meselenin doyurucu cevaplarını öğrenmiş olacaktır.

Bunun yanı sıra okuyucu, Haricîler ve Mürcie gibi tekfir konusuyla yakından alâkalı fırkalara ilişkin hem mezheplerinin hakîkati, hem de meseleye dönük görüşleri noktasında etraflı bir bilgiyi Ehl-i Sünnet’in bakışıyla bu kitapta rahatlıkla bulacaktır.

Türkiye ortamında bu konuya dair ilmî bir çalışmanın neşredilmiş olmamasından dolayı bizim bu çalışmamız inşâallah bir ilk olacak ve bizden sonra bu alanda eser vermek isteyen kardeşlerimize yön verecektir. Öncelikle bize sonra da tüm ümmete faydalı olması dilekleri ile…

 

BİBLİYOGRAFYA

 

  1. Kur’n- Kerim.
  2. Kütüb-ü Sitte.
  3. ABDULBAKİ, Muhammed b. Fuad, “el-Mu‘cemu’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’ani’l-Kerîm”, Dâru’l-Marife, Beyrut-1424/2003.
  4. ABDULKADİR b. Abdulaziz, “İman ve Küfür Hükümleri”, Umde Yayınları, 2007.
  5. ABDULLATİF, Abdulaziz b. Muhammed B. Ali, “el-Hukmu bi Ğayri ma Enzelallâh”, ( almaqdese. net).
  6. ABDURRAHMAN b. Fuad, Kava‘id fi’t-Tekfir”,
  7. ABDURREZZAK, Ebu Bekr b. Hümam es-San‘anî, “Musannefu Abdirrezzak”, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut-1403.
  8. AHMED MUHAMMED el-BUKRÎN, et-Tekfir Mefhumuhu-Ahtaruhu-Davabituhu”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  9. ALİ b. Nâyif, “el-Mufassal fi’r-Reddi alâ Şubuhâti A‘dâi’l-İslâm”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  10. ALÛSÎ, Ebu’l-Fadl Şihabuddin Mahmud, “Ruhu’l-Me‘ânî fî Tefsîri’l-Kur’ani’l-Azîm ve’s-Seb‘i’l-Mesânî”, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1414/1994.
  11. ÂLU’Ş-ŞEYH, Muhammed b. İbrahim, “Risâletu Tahkîmi’l Kavânîn”, (Sefer Havâlî şerhiyle birlikte). Daru’l Kelime, Hollanda-1420/1999.
  12. ATAR, Fahreddin, “Fıkıh Usûlü” İFAV Yayınları-1988.
  13. el-AYNÎ, Bedreddin Mahmud b. Ahmed, Umdetü’l-Kârî, Şerhu Sahihi’l-Buhârî”, Hayra Hizmet Kütüphanesi’ndeki nüsha.
  14. el-BAĞDÂDÎ, Ebu Mansûr Abdulkahir b. Tahir b. Muhammed, “el-Fark beyne’l-Firak”, Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, Beyrut-1977.
  15. BEĞAVÎ, Hüseyn b. Mesud, “Şerhu’s-Sünne”, el-Mektebu’l-İslâmî, Dımeşk-1403/1983. (Şuayb el-Arnavut tahkikiyle); “Me‘âlimu’t-Tenzîl”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye”, Beyrut-1415/1995. (Hâzin Tefsiri ile beraber).
  16. BEYDÂVÎ, Kâdı Nasiruddin Ebi Saîd Abdullah b. Ömer b. Muhammed, “Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl” Daru’l Kütübi’l İlmiye baskısı.
  17. BEYHAKÎ, Ebu Bekr Ahmed b. el-Huseyn, “Şuabu’l-Îman”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye”, Beyrut- 1410.
  18. BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuku İslâmiyye Kamusu”, Bilmen Yayınları, Fatih/İstanbul, 1967.

 

 

  1. BUHÂRÎ, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail, “el-Edebu’l-Müfred”, (Tercüme: Ramazan Sönmez), Konevî Yayınları, Konya-2007.
  2. el-CESSÂS, Ebu Bekr Ahmed er-Râzî, “Ahkâmu’l-Kur’an”, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1414/1993.
  3. DEMİRCAN, Adnan, “Hz. Peygamber Devrinde Münafıklar”, Esra Yayınları, Konya, tarihsiz.
  4. DİYANET, “Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi”, İstanbul-1988, 2009.
  5. DİYANET, Türkiye Diyanet Vakfı, “İman ve İbadetler-İlmihal”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, (Yeni Şafak Gazetesi armağanı)
  6. EBU BATÎN, Abdullah b. Abdirrahman b. Abdilaziz, “el-İntisâr li Hizbillâhi’l-Muvahhidîn ve’r-Reddu alâ men Cadele ani’l-Muşrikîn”, Dâru Tayba, Riyad-1409/1989.
  7. EBU HANZALA, “Güncel İtikat Meseleleri”, yer ve tarih yok.
  8. EBU MUHAMMED, Asım el-Makdisî, “er-Risâletu’s-Selâsîniyye”,

—-, “Hüsnü’r-Rifâka fi Ecvibeti Suâlâti Ehli Süvâka”,

—-, “İmtau’n-Nazar fi Keşfi Şubuhati Mürcieti’l-Asr”, (www. almaqdese. net).

—-, “Otuz Risâle”, İstikamet Yayınları, İstanbul-2009.

  1. EBU’L-ULÂ, Raşid b. Ebi’l-Ulâ er-Râşid, “Davabitu Tekfiri’l-Muayyen İnde Şeyhay ibni Teymiyye ve’bni Abdilvehhab ve Ulemai’d-Da‘veti’l-Islâhiyye”, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-1427/2006.
  2. EBU ZEHRA, “Mezhepler Tarihi”, (Çeviren: Sibğatullah Kaya), Yeni Şafak Gazetesi, İstanbul. Tarihsiz.
  3. ECE Hüseyin K., “İslâm’ın Temel Kavramları”, Beyan Yayınları, İstanbul.
  4. el-ELBÂNÎ, Muhammed Nasiruddin, “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, Mektebetü’l-Meârif, Riyad-1415.

—-, “Silsiletu’l-Ehâdîsi’d-Daîfe”, Mektebetü’l-Meârif, Riyad-1412/1992.

  1. ERDOĞAN, Mehmet, “İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi”, Marmara İlahiyat Yayınları, İstanbul.

—-, “Fıkıh ve hukuk Terimleri Sözlüğü”, Ensar Neşriyat, İstanbul-2005.

  1. ERYARSOY, M. Beşir “İman ve Tavır”, Şafak Yayınları, İstanbul-1993.

 

  1. el-ESERÎ, Abdullah b. Abdulhamîd, “el-İman; Hakikatuhu, Havarimuhu ve Nevakiduhu inde Ehli’s-Sünne ve’l-Cemaa”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  2. el-ESERÎ, Ebu Abdirrahman, “el Hakku ve’l Yakîn fi Adâveti’t-Tuğâti ve’l Mürteddîn min Kelâmi Eimmeti’d-Da‘veti’n-Necdiyye”, ( almaqdese. net).
  3. el-ESERÎ, Ebu Hümam Bekr b. Abdulaziz, “el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Munîr fî İbtali Hukni’t-Tahdîr an Tekfîri Kulli Hâkimin Kâfirin Şerîr”, (Ebu Muhammed el-Makdisî takdimi ile) almaqdese. net.
  4. EŞ‘ARÎ, Ebu’l-Hasen Ali b. İsmail, “Makâlâtu’l İslâmiyyîn ve İtilâfu’l-Musallîn”, Daru İhyâi’t-Turâsi’l Arabî, Beyrut. Tarihsiz.
  5. FEHD, Abdullah, “et-Tekfir Hukmuhu-Davabituhu-el ğuluvvu fîhi”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  6. FERİD, Ahmed, “Cehalet Özürdür Bid’atçi Tekfircilere Reddiye”, Guraba Yayınları, İstanbul-1996.
  7. FURKAN, Faruk, “Kelime-i Tevhid’in Anlam ve Şartları”, Konya-2009. Yayınevi adı yok.
  8. GADBAN, İbrahim, “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den 55 Altın Öğüt, Tercüme-Şerh”, Konya-2009. yayınevi yok.
  9. GEZENLER, Murat, “İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi”, Şehadet Yayınları, Konya-2010;

—-, “İslam Hukuku Açısından Cehalet Özrü”, Şehadet Yayınları, Konya-2010.

  1. GÖLCÜK, Şerafeddin, “Kelam Tarih-Ekoller-Problemler”, Tekin Kitabevi, Konya-2001. Beşinci baskı.
  2. ĞAZÂLÎ, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, “el-Mustasfâ”, Dâru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut-1413.
  3. HALİDÎ, Salah Abdulfettah, “el-Kabassâtu’s-Seniyye min Şerhi’l-Akîdeti’t-Tahâviyye”, Dâru’l-Kalem, Dımeşk, 1421/2000.
  4. HATİPOĞLU, Haydar, “İbn-i Mâce Tercümesi ve Şerhi”, Kahraman Neşriyat.
  5. HAVVA, Said, “İslam” Tekin Kitabevi, Konya-1992.
  6. HÂZİN, Alâuddin Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Bağdâdî, “Lübâbu’t-Te’vîl fî Meâni’t-Tenzîl”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1415/1995. (Beğavî Tefsiri ile birlikte)

 

  1. HEYET, “İslam’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi”, İFAV Yayınları, İstanbul-2006. (Gerçek Hayat Dergisi)
  2. HEYET, “el-Mevsû‘atu’l-Fıkhıyyet’l-Kuveytiyye”, Vizâratu’l-Evkâfi ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, Kuveyt-1427.
  3. HEYET, “Pratik Akaid Dersleri”, (Çeviri: Beşir Eryarsoy) Ümmülkura Yayınları, İstanbul, 2007.
  4. el-HINN, Mustafa Saîd, “el-Kafî’l-Vâfî fi Usûli’l-Fıkhi’l-İslâmî”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1422/2201.

—-, “el-Akîdetu’l-İslâmiyye Erkânuha-Hakâikuha-Müfsidâtuha”, Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, Dımeşk-1423/2003.

—-, “Nüzhetu’-Müttakîn Şerhu Riyâzi’s-Salihîn”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1422/2001.

  1. İBN-İ ATİYYE, Ebu Muhammed Abdulhakk b.Ğalib b. Abdirrahman, “el-Muharraru’l-Vecîz”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  2. İBN-İ BATTÂL, Ebu’l-Hasen Ali b. Halef b. Abdilmelik b. Battâl, Şerhu Sahihi’l-Buhârî”, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-1423/2003.
  3. İBN-İ CEVZÎ, Ebu’l-Ferec Cemaluddin Abdurrahman b. Ali b. Muhammed, “Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr”, el-Mektebu’l-İslâmî-Dâru İbn-i Hazm, Beyrut-1423/2002.
  4. İBN-İ EBİ’L-İZZ, el-HANEFÎ, “Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye” el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut-1408/1988.
  5. İBN-İ EBİ ŞEYBE, Ebu Bekr Abdullah b. Muhammed “Musannefu İbni Ebi Şeybe”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  6. İBN-İ ESÎR, Mecduddin Ebu’s-Saadât el-Mubarek b. Muhammed el-Cezerî, “Camiu’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl”, Mektebetu’l-Halvânî, 1389/1969.
  7. İBN-İ HACER, Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalânî, “Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî”, Mektebetu Mısr-1421/2001.

—-, “Fethu’l-Bârî Tercümesi” Polen Yayınları, İstanbul-2006/2008.

  1. İBN-İ HAZM, Ali b. Ahmed b. Saîd, “el-Fisal fi’l-Mileli ve’l-Ehvâi ve’n-Nihal”, Mektebetü’l Hancî, Kahire.
  2. İBN-İ HİŞÂM, Abdulmelik b. Hişam b. Eyyub, “es-Siyretü’n-Nebeviyye”, Dâru’l-Ceyl, 1411.
  3. İBN-İ İSHAK, “Siyretu İbn-i İshak”, (Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).
  4. İBN-İ KAYYIM, Şemsuddin Ebi Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr ed-Dimeşkî, “Zâdu’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-İbâd” (Şuayb ve Abdulkadir el-Arnavut tahkikiyle), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1424/2003.

 

 

  1. İBN-İ KESÎR, Ebu’l-Fidâ İsmail b. Kesir, “es-Siyretü’n-Nebeviyye”;

—, “el-Bidâye ne’n-Nihâye” (Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde);

—-, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm” Dâru’s-Selam, Riyad-Dâru’l-Fayhâ, Dımeşk-1418/1998.

  1. İBN-İ KUDÂME, Muvafikuddin Abdullah b. Ahmed b. Muhammed el-Makdisî, “el-Muğnî”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).
  2. İBN-İ MANZÛR, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mukerrem b. Ali b. Ahmed “Lisânu’l-Arab” Dâru Sâdır, Beyrut. Tarihsiz.
  3. İBN-İ RECEB, Zeynuddin Ebi’l-Ferec Abdurrahman b. Şihabiddin b. Ahmed, “Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem”, Dâru’l-Vefâ, 1419/1998.
  4. İBN-İ TEYMİYYE, Takiyyuddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Abdulhalim, “Mecmuu’l-Fetâvâ” Dâru’l-Vefâ, 1926/2005.

—-, “es-Sârimu’l-Meslûl alâ Şatimi’r-Rasûl”, Dâru İbn-i Hazm, Beyrut-1417.

—-, “Ref‘u’l-Melâm an Eimmeti’l-A‘lâm”, el-Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut.

  1. İSLAMOĞLU Mustafa, “Ayetler Işığında”, Düşün Yayıncılık, İstanbul-2006.

—-, “İman”, Düşün Yayıncılık, İstanbul-1995.

  1. el-KADI, Ebu’l-Fadl Iyaz b. Musa el-Yahsûbî, “eş-Şifâ bi Ta’rifi Hukuki’l-Mustafa”, Mektebetü’l Ğazalî, Dımeşk-1420/2000.
  2. KAHTÂNÎ, Muhammed b. Saîd, “el-Velâu ve’l-Berâu fi’l-İslâm”, (Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).
  3. KALKAN, Ahmed, “Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı?” Beka Yayınları, İstanbul-2008.
  4. el-KARADAVÎ Yusuf, “Tekfirde Aşırılık”, Ağaç Yayınları, İstanbul-2006;

—-, “İslam’da Helal ve Haram”, Hilal Yayınları, İstanbul-Tarihsiz;

—-, “es-Sünnetü ve’l-Bid‘a”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1425/2004.

  1. KARAKAYA, Hasan “Fıkıh Usulü”, Buruc Yayınları, İstanbul-1998.
  2. KARAMAN, Hayreddin, “Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar”, İz Yayıncılık, İstanbul-2006.
  3. el-KÂRÎ, ALİ b. Sultan Muhammed, “Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l-Ekber”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut. “Fıkh-ı Ekber Şerhi”, Çağrı Yayınları, İstanbul.

 

 

  1. KASIMÎ, Cemaleddin “Tefsir İlminin Temel Meseleleri”, İz

Yayıncılık, İstanbul-1990.

  1. el-KURTUBÎ, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, “el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’an”, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1422/2002.
  2. KUDÂÎ, Ebu Abdillah Muhammed b. Selame, “Müsned-i Şihâb”, Armağan Kitaplar, Konya-2009.
  3. KUTUB, Seyyid, “Fi Zilâli’l-Kur’an”, Daru’ş-Şurûk, Kahire-1408/1987.
  4. el-MAĞRİBÎ, Ali Abdulfettah, “el-Firaku’l-Kelâmiyyetu’l-İslâmiyye”, Mektebetu Vehbe, Kahire-1415/1995.
  5. MEVDÛDÎ, Ebu’l-A‘lâ, “Fetvâlar”, Nehir Yayınları, İstanbul-1992. “Tefhimu’l-Kur’an”, İnsan Yayınları, İstanbul-1997.
  6. MUKÂTİL b. Süleyman, Ebu’l-Hasen el-Ezdî, “Tefsiru Mukatil b. Süleyman” Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1424/2003.
  7. el-MÜNECCİD, Salih, “Şirkten Korunmak”, Polen Yayınları, İstanbul.
  8. el-MÜTTAKÎ, Ali b. Husmuddin el-Hindî, “Kenzu’l-Ummal fî Süneni’l-Akvâli ve’l-Ef‘âl”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).
  9. en-NEVEVÎ, Ebu Zekeriya Muhyiddin Yahya b. Şeref, Şerhu Sahîhi Müslim” Dâru’l-Menâr, Kahire-1423/2003.

—-, “el-Mecmu‘ Şerhu’l-Mühezzeb”, (Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).

  1. PALEVÎ, Abdullah, “İstismar Edilen Kavramlar”. Yayınevi ve tarih yok
  2. er-RÂZÎ, Fahruddin Muhammed b. Ömer, Mefatîhu’l-Ğayb”, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut-1421/2000. “Tefsîr-i Kebîr”, Huzur Yayınevi, Ankara-1988.
  3. es-SABÛNÎ, Muhammed Ali, Tefsiru Ayâti’l Ahkâm”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1420/1999.

—-, “Safvetu’t-Tefâsîr”, Dersaadet Kitabevi, İstanbul, tarihsiz.

  1. es-SABÛNÎ, Nureddin Ahmed b. Mahmud b. Ebi Bekr, “el-Bidâye fi Usuli’d-Dîn”, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, Ankara-2005.
  2. es-SAKKÂF, Ulvî, “et-Tevessut ve’l-İktisâd fi enne’l-Küfra Yekûnu bi’l-Kavli ve’l-Fi’li evi’l-İ’tikâd” (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  3. SAMARRÂÎ, N. Abdurrezzak, “Dünden Bugüne Tekfir Olayı”, Vahdet Kitap Kulubü, İstanbul-1990.

 

 

  1. es-SERAHSÎ, Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl Şemsi’l-Eimme,Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr”, (Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).
  2. es-SUAYDÂN, Velid b. Raşid b. Abdulaziz, “el-İcmau’l-Akdî”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  3. es-SUBKÎ, Ebu’l-Hasen Takiyyudddin Ali b. Abdilkâfî, “Fetâvâ’s-Subkî” (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  4. ŞABAN, Zekiyyuddin, “İslam Hukuk İlminin Esasları” Tercüme: İbrahim Kâfi Dönmez, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara-1996.
  5. eş-ŞAFİÎ, Muhammed b. İdris, “el-Ümm”, Dâru’l-Marife, Beyrut-1393.
  6. ŞAMİL, “İslam Ansiklopedisi”, Akit Gazetesi, İstanbul-2000.
  7. eş-ŞANKÎTÎ, Muhammed b. Muhammed el-Muhtâr, “Şerhu Zâdi’l-Müstekni‘”(el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde)
  8. eş-ŞÂŞÎ, Seyfuddin Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed, “Hilyetu’l-Ulema fi Marifeti Mezâhibi’l-Fukahâ”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1980.
  9. eş-ŞEHRİSTÂNÎ, Muhammed b. Abdulkerim, el-Milel ve’n-Nihal”, Dâru’l-Marife, Beyrut-1404.
  10. eş-ŞEVKÂNÎ, Muhammed b. Ali b. Muhammed es-Seylü’l Cerrâr’ul-Mütedeffik alâ Hadâiki’l Ezhâr” Dâru İbn-i Hazm, birinci baskı;

—-, Fethu’l-Kadîri’l-Camiu beyne Fenneyi’r-Rivâyeti ve’d-Dirâyeti min İlmi’t-Tefsîr”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde).

  1. et-TABERÎ, Muhammed b. Cerîr b. Yezîd b. Kesîr, “Camiu’l-Beyân fî Te’vîli Âyi’l-Kur’an”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1420/2000.
  2. TAHÂVÎ, Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. Selame, “Şerhu Me‘âni’l-Âsâr”, (Hadislerle İslam Fıkhı), Kitabî Yayınları, İstanbul-1428/2007.
  3. et-TARTÛSÎ, Ebu Basîr, Abdulmun‘im Mustafa Halime, “Kava‘id fî’t-Tekfîr”,

—-, “el-İntisâr li Ehli’t-Tevhîd ve’r-Reddu alâ men Câdele ani’t-Tevâğît” (www.AbuBasaer.bizland).

—-, “Dinden Çıkaran Ameller”, Şehadet Yayınları.

  1. TOPRAK, Süleyman, “Kelam Tarih-Ekoller-Problemler”, Tekin Kitabevi, Konya-2001. Beşinci baskı.
  2. USEYMÎN, Muhammed b. Salih b. Muhammed, “eş-Şerhu’l-Mumti‘ alâ Zâdi’l-Müstakni‘”, Dâru İbni’l Cevzî, 1422-1428.
  3. YENİEL, Necati, “Ebu Davud Terceme ve Şerhi”, Şamil Yayınevi, İstanbul-1987.

 

 

  1. YUNUS, Hüseyin, “Tekfir Meselesi”, Ahenk Yayınevi, Van, Tarihsiz.
  2. ZEYDÂN, Abdulkerim, “el-Vecîz fî Şerhi’l-Kavâ‘idi’l-Fıhkiyye”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1424/2003.

—-, “el-Vecîz fî Usûli’l-Fıkh”, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1423-2002.

—-, “Fıkıh Usûlü”, iFAV Yayınları, İstanbul-1993.

  1. ez-ZUHAYLÎ, Vehbe, “el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu”, (el-Mektebetü’ş-Şâmile içerisinde);

—-, Usulu’l-Fıkhi’l-İslamî”, Daru’l-Fikri’l-Muasır, Beyrut.

SON SÖZ

Kitabımızı noktalarken bazı hususların altını çizmek istiyorum:

1) Kitabın yedinci ve sekizinci bölümlerinde yer alan konular tekfirle alakalı bilinmesi gereken önemli konulardan sadece bir kaçıdır. Biz bu konuları sadece tekfir meselesinin ehemmiyetine dikkat çekmek ve okuyucuya bu mevzunun −bazı yazarların iddia ettiği gibi− önemsiz ve boş bir mesele olmadığını gösterebilmek için kaleme aldık. Asıl konumuz tekfirin fıkhî boyutu olmadığı için sözü fazla uzatmayı istemedik; şayet konu hakkında sözü uzatmak isteyip tekfirin fıkhî boyutlarını etraflıca ele almaya kalkışsaydık hem bu eserin hacmini aşmış, hem de konumuzun dışına çıkmış olurduk. Bu nedenle bazı önemli başlıkları izah etmek suretiyle tekfir konusunun “boş ve anlamsız!” olmadığını okuyucuya anlatmaya çalıştık.

2) Kitabın başından beri okuyucuya vermek istediğimiz mesaj şu iki şeyden müteşekkildir:

a) Allah’a iman edip tağutu reddeden Müslüman kimseleri küfre delaleti kat‘î olmayan meselelerde tekfir etmekten uzak durmalıyız. Zira bu, hem bizim işimiz değildir, hem de −sorumlu olmadığımız bir şeyi deruhte etmek suretiyle− altından kalkamayacağımız bir yükün altına girmektir. Bu nedenle günümüzde hararetle tartışılan ve üzerinde Muvahhid âlimlerin söz birliği edemediği meselelerde birbirimizi mazur görmeli ve itham türü etik olmayan bazı tavırlardan şiddetle sakınmalıyız. Ancak bununla birlikte Müslüman bir kul −Allah’a, Peygamberlerine veya dinin mukaddes addettiği şeylere sövmek ve onları tahfif etmek gibi− küfre delaleti sarih ve zahir olan meselelerde bir muhalefete düşerse o zaman o kimsenin tekfiri −gerek âlim olsun gerekse cahil− her Müslüman üzerine şer‘î bir vecibedir. Bu noktada −İrcâ ehli hariç− hiçbir kimsenin ihtilaf etmesi düşünülemez. Böylesi hallerde de bu ameli işleyenlerin kaçınılmaz olarak küfre girdiğine inanmalı ve anlaşmazlığa düşmemeliyiz.

b) Allah’a şirk koşan müşrik ve kâfirler kimseleri de hiçbir tereddüt duymadan tekfir etmeliyiz. Bu da şu şekilde olmalıdır: Bir kimse −teşride bulunmak, Allah’ın yasalarını hiçe sayarak kanunlar yapmak, bunları korumak, desteklemek ve bekası için mücadele vermek gibi− Kur’an ve Sünnette büyük şirk olduğu bildirilen amelleri hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde işliyor ve bu noktadaki ikazları dikkate almıyorsa onun küfre girdiğini ve Allah’a ortak koştuğunu bilmeliyiz ve bunların hükmüne dair bizden bir şey talep edildiğinde hiç tereddüt etmeden küfürlerine ve şirklerine dair beyanda bulunmalıyız.

İşte bu iki mesele (yani şirkten uzak durmaya çalışan Müslümanları kat‘î olmayan bazı meselelerden dolayı tekfir etmekten uzak durmak ve kâfirleri tekfir etmek) baştan beri anlatmaya ve izahını yapmaya çalıştığımız şeydir. Bunu iyi anlamalı ve bu noktada hataya düşmemeliyiz.

İşin aslı tekfir meselesi Türkiyeli Müslümanlar için henüz vuzuha kavuşmamış kapalı konuların başında gelmektedir. Bu nedenle bu ve benzeri konular hakkında etraflıca bilgiye ve gerekli ilmî donanıma sahip olmadan konuşmamak gerekmektedir. Aksi halde bizler için haram olan malları, kanları ve ırzları helal görmek gibi akıbeti hiçte iyi olmayan bir hatanın içine düşebiliriz.

Ümmetin ihtilaf ettiği meselelerde birbirimize rahmet etmeliyiz. Kesin olmayan konularda birbirimizi mazur görmeliyiz. Hele bir de kendisi ile anlaşmazlığa düştüğümüz kimse bizimle aynı akideyi paylaşıyorsa o zaman rahmet alanını son derece geniş tutmalı ve birbirimizi ithamdan olabildiğince kaçınmalıyız.

Bu yazdıklarım, kendisini Allah’ın dininin bir eri gören her Müslüman için samimiyetle kaleme alınmış nasihatlerdir. Bunlara riayet etmek sureti ile muvahhitlerin kanına girmekten uzak duran birisi, hata etmiş bile olsa Müslümanların kanına giren kimseye nispetle mağfiret edilmeye daha hak sahibidir. Bu noktada hakka isabet eden Allah’a hamd etsin, hataya düşen ise sadece kendisini kınasın.

Dualarımızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Ve Sallallahu alâ nebiyyina Muhammed…

Faruk Furkan

20/05/2010

Konya

6-) Kâfirin Nikâhı

Aslen Müslüman olmayıp sonradan İslam’a giren bir kâfirin küfür halinde iken akdettiği nikâhı Hanefî, Şafiî ve Hanbelîlerin oluşturduğu cumhuru ulema nezdinde sahihtir. Böylesi bir kimseden nikâhını yenilemesi istenmez. İslam’a girmeden önce akdetmiş olduğu nikâhı nasıl yaptığı, İslam’a uygun akdedip-etmediği, sıhhat şartları ve benzeri sorular sorulmaz. Aynı şekilde Müslümanların nikâhında aranan veli, iki şahit, icap-kabul gibi şartların onların nikâhında bulunması da şart değildir. İbn-i Abdilberr rahmetullâhi aleyh der ki:

“Müslüman olmayan çift aynı anda İslam’a girdiğinde −eğer aralarında her hangi bir nesep ve sütkardeşliği yoksa− (eski) nikâhı üzere kalacağı hususunda âlimler icma‘ etmişlerdir. Allah Rasûlü döneminde birçok insan İslam’a girdiği halde Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem onların nikâhını olduğu gibi kabul etmiş ve nikâhlarının şart ve keyfiyeti hakkında onlara her hangi bir soru da sormamıştır. Bu, tevatür yoluyla bilinen ve kesinlik kazanmış bir olaydır…”[1]

Bu görüşe sadece Malikîler itiraz etmiş ve kâfirin küfür halinde iken akdettiği nikâhı fasit kabul etmişlerdir; ancak İbn-i Abdilberr rahmetullâhi aleyh’in de ifade ettiği gibi Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’in döneminde on binlerce insan İslam’a girdiği halde efendimiz onların nikâhlarının şekil ve keyfiyetine dair herhangi bir soru yöneltmemiştir. Bu da −İslam’a göre fasit dahi olsa−Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’in onların nikâhını onayladığı ve olduğu gibi kabul ettiği manasına gelir.

Dolayısıyla bu günde aslen kâfir olan evli bir çift İslam’a girmek istediğinde üç mezhebin görüşünden hareketle kendilerinden tecdid-i nikâh yapmaları istenmez. Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’in izlediği yol gereği eski nikâhlarının bekasına hükmedilir ve eski nikâhları geçerli kabul edilir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır, o da şudur: Bizim burada anlatmaya çalıştığımız hüküm hiç İslam’a girmemiş aslî kâfirler için geçerlidir. Çiftler eğer aslen kâfir değil de İslam’a girip sonra da çıkmak suretiyle irtidat etmiş kimselerden ise o zaman üstte zikrettiğimiz hüküm böylelerini kapsamaz. Bunların −tekrar İslam’a girmek istediklerinde− nikâhlarını yeniden kıymaları ve bunu İslamî usullere göre yapmaları gerekir. Allah en iyisini bilendir.

[1] İbn-i Abdilberr’in bu kavli için bkz. “el-Mevsuatu’l Fıkhiyyetu’l Kuveytiyye”, 35/25.

5-) Kâfirin Velâyeti

Küfre girmiş birisinin bir müslümanın velisi olması caiz değildir. Ulema, Kâfir birisinin müslümanın velisi olamayacağını şu ayetle delillendirmiştir:

Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirler için asla bir yol vermeyecektir.” (Nisa, 141)

Bu ayete binaen bir kâfirin Müslüman bir şahsiyete veli olması ve velayete ehil kabul edilmesi asla caiz değildir. Bu hakikati göz önünde bulunduran âlimler, kâfir bir babanın Müslüman olan kızına veli olamayacağını ifade etmişlerdir. Zira bir kâfir ancak kendisi gibi bir kâfire veli olabilir. Böylesi birisinin bir mümine veli olması olacak şey değildir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kâfirler birbirlerinin velileridir.” (Enfal, 73)

Yani küfre girmiş birisi ancak kendisi gibi küfre girmiş birisine veli olabilir. Böylesi bir kimsenin müminlere veli olması ve onların işlerini üstlenmesi caiz değildir. Müminlerin velisi ancak kendileri gibi iman eden kimselerdir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler.” (Tevbe, 71)

Bu gün şirk ve küfür bataklığına bulaşmış babaların, iman etmiş olan kızlarına velilik etmeleri caiz değildir. Bunun neticesi olarak kızlarını diledikleri gibi evlendirmeleri de elbette ki söz konusu olamaz. Böylesi akidevî bir farklılığın olduğunu bilen bacıların evlilik hususunda kendileri gibi inanan yakınlarını veli tayin etmeleri gerekir. Şirke düşmüş ebeveynlerine velayet hakkı vermeleri caiz değildir. Şayet böylesi bir hata söz konusu olursa, ebeveyn, kızlarını kendileri gibi şirk ehli olan insanlarla evlendirecektir. Bu da hem kız için hem de ebeveyn için sonu hayır getirmeyen birçok probleme kapı aralayacaktır. Bunun önüne geçmek için velayet hakkının tayinine çok dikkat edilmelidir.

Kâfir bir baba nasıl ki Müslüman olan kızını evlendirmeye yetkili değilse aynı şekilde mümin bir baba da kâfir olan kızını evlendirmeye ve ona velilik etmeye yetkili değildir. Çünkü mümin birisi ancak kendisi gibi mümin bir şahsiyete velilik edebilir. Aksi caiz değildir.[1]

[1] Bu konuda detaylı bilgi için bkz. “el-Mevsuatu’l-Fıkhıyyetu’l-Kuveytiyye”, 26/35. “Küfür” maddesi.

4-) Kâfir Yöneticiye İtaatin Hükmü

İslam, insanlara yaşadıkları coğrafyaya hükmeden yöneticinin durumunu bilmeyi farz kılmıştır. Eğer bu yönetici Müslüman ise ona itaat edip destek vermek; kâfir ise ona isyan edip onu azletmek şer‘î bir vecibedir. İmam Ğazalî der ki:

“Halkın, hâkim olan yöneticinin durumunu bilmesi vaciptir”[1]

Küfre girmiş bir yöneticiye itaat edilmesi ittifakla haramdır. Bu itaat bazen haram olabileceği gibi bazen de küfür olabilir. Bunun hükmünü belirleyen yapılan itaatin nevidir. Eğer itaat haramı helal, helali de haram yapma noktasında ise (bu günün ifadesi ile kanun yaptırmada ise) bu, kesinlikle küfürdür ve sahibini dinden çıkarır. Şayet itaat, kanun yaptırmanın dışında ise o zaman bu da haram ve mubah diye ikiye ayrılır. Meselenin detayını Abdulmun‘im şu şekilde izah eder:

“Kâfir ve müşriklere itaatin her türlüsü küfür müdür?” denilse bu soruya şu şekilde cevap veririz: Kâfir ve müşriklere itaat farklı farklıdır. Öyle itaat vardır ki, sahibini dinden çıkarır. Bazısı harama sokar. Bazısı da mubahtır.

a) Dinden Çıkaran İtaat

Bu; şirkte ve Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldığı şeyleri de haram kılma hususunda onlara itaat etmende olur. Onlara şahıslarından dolayı ve falanca oldukları için hak batıl demeden çıkarmış oldukları tüm kanun ve yasalarda itaat etmen ve onlara göre hareket etmende aynı kapsamda değerlendirilir. İşte itaatin bu kısmı şirktir ve sahibini dinden çıkarır.

b) Harama Sokan İtaat

Bu, helal görmeksizin bazı haramları işleme hususunda onlara itaat etmekle olur. Müslüman birisinin, içki içmeye davet ettiği zaman, helal görmeksizin bir kâfire itaat etmesi bu kabildendir. İtaatin bu kısmı büyük bir günahtır. Ancak sahibini küfür derecesine götürmez.

c) Mubah Olan İtaat

Bu da, idare ile alakalı sağlık ve benzeri konularda onlara itaat etmekle olur. Trafik kurallarına uyma hususunda onlara itaat etmek bu kapsamda değerlendirilir. İtaatin bu kısmı mubah olduğu gibi inşâallah bir günahı da yoktur.”[2]

Bu bilgiler ışığında diyoruz ki; bu gün Allah’ın arzında hüküm süren tağutların teşrie yönelik çıkarmış olduğu kanunlara itaat etmek ve onları desteklemek asla caiz değildir. Böylesi bir itaat kişiyi dinden çıkardığı gibi ebedî bir azaba da duçar eder. Bu nedenle küfre girmiş yönetimlere destek vermemeli ve itaatimizi kime yaptığımıza son derece dikkat etmeliyiz.

[1] “el-Mustasfâ”,  sf. 373.

[2] “Kava‘id fi’t-Tekfîr”, sf. 190.

3-) Kâfir Ana-Babaya İtaatin Hükmü

 İslam, Allah’a isyanı emretmedikleri sürece ana-babaya itaati emretmiştir. Öyle ki, onlara itaat Allah’a ve Rasulüne itaatten sonra itaatlerin en efdali kabul edilmiştir. Onlara isyan etmek, Kur’an ve Sünnetin açık nassları ile şiddetle kınanmıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Rabbin, yalnız Kendisine ibadet etmenizi ve ana babaya iyilikte bulunmanızı emir buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “Öf” bile deme! Onları azarlama! İkisine de hep tatlı söz söyle! Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: ‘Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!’ de.” (İsra,23, 24)

Ana-babaya “öf” bile demek yasak iken onları azarlamanın, kendilerine sövüp-saymanın ve onları dövmenin hükmü nedir? Elbette ki bunlar haramlık açısından “öf” demekten daha ileri bir seviyededirler.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem “Günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmak, ana babaya karşı gelip eziyet vermek ve yalancı şahitlikte bulunmaktır”[1] buyurarak, ana babaya itaatsizliği şirkten sonra en büyük günah olarak nitelendirmiştir.

Çocuklar ebeveynlerine son derece itaat etmeli, onlara saygıda kusur etmemeli ve rızalarını kazanabilmek için ellerinden gelen tüm gayreti sarf etmelidirler. Unutulmamalıdır ki; “Allah’ın rızası, ana-babanın razı edilmesine bağlıdır. Allah’ın gazabı da ana-babanın gazabındadır.” [2]

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hadislerinde ana-babaya itaatin üzerinde çok durmuş ve onları razı edemeyenlere ağır beddualarda bulunmuştur. Onlardan bir tanesi şu şekildedir:

“Ana-babasından birisine veya her ikisine ihtiyarlık devrelerinde yetişip de (onları razı edemediğinden ötürü) cennete giremeyen kimsenin, burnu yerde sürtülsün, burnu yerde sürtülsün, burnu yerde sürtülsün”[3]

Dolayısıyla bir Müslüman, ana-babasına son derce hürmet etmeli ve onları razı edebilmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmelidir.

Ana-Babaya İtaatin Sınırı

Ana-babaya itaatte Müslüman-kâfir ayırımı yoktur. Kâfir bir ebeveyn çocuklarına isyanı emretmedikleri sürece itaat edilmeyi hak ederler. İslam âlimleri şöyle demiştir: “İyilik ve itaat hususunda ebeveynin ille de Müslüman olması şart değildir. Kâfir bile olsa -şirki ve günahı emretmediği sürece- ebeveyne iyilikte bulunmak ve güzellik etmek vaciptir.”[4]

Esma radıyallahu anha anlatır:

“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zamanında, (müşrik olan) annem hasret gidermeyi arzulayarak beni ziyarete geldi. Bende Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ‘Ona iyilik edeyim mi?’ diye sordum. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ‘Evet’ buyurdu.”[5]

Bu hadisten de anlaşıldığına göre ana-babaya -müşrik dahi olsalar- iyilik yapılması zorunludur. Bu asla engellenemez. Bununla birlikte İslam, her meselede olduğu gibi ebeveyne itaatte de bir takım şartlar getirerek itaatin sınırlarını belirlemiştir. Ana-babaya itaat mutlak itaat değildir. Mutlak itaat ancak Allah ve Rasulüne yapılır. Bu nedenle ana-babaya itaat Allah ve Rasulüne itaatle sınırlıdır. Yani onlar Allah ve Rasulüne isyanı emretmedikleri sürece itaati hak ederler; ama her ne zaman ki Allah ve Rasulüne isyanı ve günah içeren bir şeyi bizlere emrederlerse bizlerin onlara itaat etmesi asla caiz değildir. Şimdi ana-babaya itaatin caiz olmadığı yerleri zikredelim:

a-) Şirk ve Küfürde İtaat Caiz Değildir

Rabbimiz şöyle buyurur:

Biz, insana, anne babasına karşı iyi davranmasını emrettik…” “…Bununla beraber, eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana şirk koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin…” (Lokman, 14, 15)

Bu ayet ebeveyne itaatin sınırını belirlemektedir. Şöyle ki, eğer onlar çocuklarını şirke ve küfre zorlarlarsa, çocuk onlara asla itaat etmemelidir. “Şirk koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme!” buyruğu bunun açık bir göstergesidir. Mevdûdî der ki:

“Allah’ın yarattıkları arasında anne babanın hakları en üst seviyededir. Fakat anne baba kişiyi şirke zorlarsa, onlara itaat edilmemelidir. Anne baba çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve helal şeylerde itaat etmeleri konusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur.”[6]

Bu gün kimi ana-babalar çocuklarını tevhid akidesinden ve bu akidenin gerektirdiği esaslardan döndürebilmek için uğraşmakta ve bin bir türlü baskı yoluyla onları şirke zorlamaktadırlar. Bu noktada çocuklara düşen, ana-babalarını güzellikle tevhide davet etmeleri, şayet kabule yanaşmıyorlarsa onları incitmeden gereken tavrı göstermeleridir. Bazı genç kardeşler, tevhidî ve İslamî hakikatleri bilmeyen ebeveynlerine karşı çok sert davranmakta, onları rencide ederek gayri İslamî bir tavır takınmaktadırlar. Böylesi bir hataya düşen genç muvahhitlere, kendileri gibi genç yaşta iman eden Sa‘d b. Ebî Vakkas’ın annesi ile arasında geçen şu olayı hatırlatmakta yarar görüyorum: Hz. Sa‘d der ki:

“Ben anneme son derece itaatkâr bir gençtim. İslam’ı kabul ettiğim vakit annem bana:

– İhdas ettiğin bu din de neyin nesi ey Sâ‘d! Ya bu dini terk edersin ya da ölene dek yiyip-içmeyi bırakırım da bu nedenle kınanır ve “anne katili” diye itham edilirsin, dedi. Bunun üzerine ben:

– Anneciğim bunu yapma! Zira ben bu tür şeylerden dolayı dinimi terk etmem” dedim.

Tam bir gün bir gece hiç bir şey yemeden bekledi. Takati kesilmişti. Sonra yine tam bir gün bir gece hiç bir şey yemeden bekledi. Bu durumu görünce anneme:

– Anneciğim! Vallahi biliyorsun ki, yüz tane canın olsa ve hepside bu şekilde tek tek çıksa, ben asla dinimi değiştirmem. Dilersen yersin dilersen aç kalırsın, dedim. Olayın ciddiyetini anlayan annem yemeye başladı ve bunun üzerine Allah-u Teâlâ Biz, insana, anne babasına karşı iyi davranmasını emrettik…” (Lokman, 14, 15) ayetlerini indirdi.[7]

Rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Sâ‘d dininden dönmesini emrettiği için annesine itaat etmemiş, ama ona karşı kusurda da bulunmamıştır. Dolayısıyla İslam erlerinin bu sahabîyi kendilerine örnek edinmesi ve şirk hususunda ana-babalarına itaat etmemeleri gerekmektedir.

b-) Günahta İtaat Caiz Değildir

Ebeveyne şirk hususunda itaat etmek caiz olmadığı gibi haram ve günahlarda itaat etmekte aynı şekilde caiz değildir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Yaratana isyan hususunda hiç bir mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak iyi şeylerdedir.” [8]

“Hiç bir mahlûka itaat yoktur” ifadesinin içerisine ana-baba da dâhildir. Yani Allah’a isyanı emreden ana-baba bile olsa onlara itaat edilemez.

c-) Farzların Terkinde İtaat Caiz Değildir

Eğer ebeveyn çocuklarına bir farzı terk etmeyi emrediyorsa, çocuk onlara itaat edemez; çünkü farzları terk etmekte masiyet/günah kapsamına girer.[9]

d-) Revâtib Olan Sünnetlerin Tamamen Terkinde İtaat Caiz Değildir

“Revâtib” kelimesi ile kastedilen; belirli vakitler için konulmuş sünnetlerdir. Bayram namazı, kurban ve benzeri ibadetler gibi.[10] Cemaat ile namaz kılmak, sabah namazının sünneti ve vitir namazı gibi şeylerde buna dâhildir. Eğer ebeveyn çocuklarından bu tür ibadetleri sürekli olarak terk etmelerini isterlerse, çocukların onlara itaat etmeleri caiz değildir.[11]

Buraya kadar izah etmeye çalıştığımız maddelerde bir müslümanın ana-babasına itaat etmesi caiz değildir. Bunun dışında, itaatin caiz olduğu yerlerde -ebeveyn kâfir bile olsa- çocukların onlara itaat etmesi ve rızalarını gözetmesi gereklidir. Bu, İslam’ın bizlerden istediği bir ameldir. Buna muhalefet etmek caiz değildir.

[1] Müslim, Kitabu’l iman, 87.

[2] Tirmizi, 1899.

[3] Müslim, Bir ve Sıla, 9.

[4] Bkz. “el-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye”, 8/65.

[5] Buhârî, “el-Edebu’l-Müfred”, hadis no:25.

[6] “Tefhîmu’l-Kur’an”,  4/229.

[7] “Safvetu’t-Tefâsîr”, 2/451.

[8] Müslim, Kitabu’l İmara, 40.

[9] Ebu Muhammed el-Makdisî ve beraberindeki ilim ehli âlimlerin oluşturduğu fetva kurulunun vermiş olduğu bir fetvayı burada aktarmanın faydalı olacağını düşünüyorum.  Bir genç tevhidî ve cihadî düşüncelerinden dolayı babası tarafından şiddetli baskılara maruz kalır. Öyle ki babası, kendisini birkaç defa hastanelik edecek şekilde döver ve ilim tahsil ettiği sohbet halkalarına gitmeyi yasaklar. Çocukta babasına itaat etmek için sohbetlere katılmayı terk eder ve fetva kuruluna “Benim bu nedenle sohbetleri terk etmemin hükmü nedir” şeklinde bir soru yöneltir. Soruya kurulun verdiği fetva şu şekildedir: “Farzı ayn olan ilimleri tahsil etmek senin üzerine farzdır. Aynı şekilde mescit de cemaatle namaz kılmanda böyledir. Baban seni bunlardan men ettiği zaman ona itaat edemezsin. Bu görevleri yerine getirebilmek için babana açıkça muhalefet ettiğini göstermeksizin kurnazca davranmalı ve bu görevleri yerine getirmelisin…”

[10] Mehmet Erdoğan, “Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü”, sf. 474.

[11] Bkz. “el-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye”, 8/71.

2-) Kâfirin Cenaze Namazı Kılınmaz

Şer‘an küfre girdiğine karar verilen bir kimsenin cenaze namazını kılmak caiz değildir. Bu konuda ulema arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah’a ve peygamberine karşı küfre saptılar ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe, 84)

İmam Kurtubî İslam âlimlerinin şöyle dediğini nakleder: “Bu ayet, kâfirler için cenaze namazı kılmanın yasak olduğunu ortaya koyan bir nasstır.”[1]

Tefsir ve fıkıh kitapları gözden geçirildiğinde İslam ulemasının bu noktadaki sözlerinin birbiri ile paralellik arz ettiği görülür.

Cenaze namazı ölü için bir dua ve mağfiret sebebidir. Küfre girmiş birisi ise buna layık değildir. Bu nedenle İslam, kâfir birisinin namazını kılmayı ve bu namazla alakalı işlemlerle meşgul olmayı yasaklamıştır.

Cenaze ile alakalı olarak yıkama, kefenleme, kokulama, Müslüman mezarlığına defnetme, kabri başında durma ve iman edenlere has bazı defin işlemleri kâfirler hakkında yasaklanmıştır.

Bu nedenle, etrafımızda küfre destek veren, kâfirleri savunan, İslam’a ve Müslümanlara kin duyan kâfir kimselerin cenaze merasimlerine katılmamız ve namazlarını kılmamız asla caiz değildir. Cenaze namazı asıl itibarı ile bir insan için şereftir; izzet ve şeref tamamıyla müminlere ait olduğu için onların bundan faydalanmaları söz konusu olamaz.

Günümüzde Allah’a ve İslam şeriatına düşmanlığı ile bilinen ve İslam’la savaşan insanların cenazesini kıldıran hocalar üç kuruşluk dünya menfaati için dinlerini satmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Oysa kendisini İslam’a nispet eden bir hocadan beklenen; Rabbanî bir tavırla hiç kimseden korkmaksızın Allah’ın emir ve direktiflerine boyun eğmesi ve geçici dünya menfaati karşılığında dinini satmamasıdır. Bu şekilde davranmayıp dünyayı ahirete tercih edenler karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de, onu az bir pahaya satanlar; işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz. Onları temize de çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” (Bakara, 174)

[1] “el-Cami‘ li Ahkâmi’l-Kur’an”, 4/118.

Tekfirle Alakalı Bazı Fıkhî Meseleler – 1-) Küfre Düşen Birisinin İmamlığı Caiz Değildir

1-) Küfre Düşen Birisinin İmamlığı Caiz Değildir

İşlemiş olduğu bir amel veya söylemiş olduğu bir söz sebebiyle küfre düşmüş birisinin imamlığı ittifakla batıldır. Böyle birisinin arkasında kılınan namaz tüm ulema nezdinde sahih değildir. Bu şekilde eda edilen bir namaz sahibine sevap getirmeyeceği gibi namaz borcunu da üzerinden düşürmez. Dolayısıyla küfre girmiş birisinin arkasında namaz kılınmaz.

Malum olduğu üzere kâfir birisi ibadete ehil değildir. Tüm ibadetleri gibi kılmış olduğu namazları da geçersizdir. Çünkü ibadetlerin kabulündeki temel şart şirk ve küfürden arınmış imandır. Dolayısıyla imanı olmayanın veya imanına şirk bulaştıranın ibadetleri kabul değildir.

Kâfirin kıldığı namazın kabul edilmeyeceği noktasında ulema ihtilaf etmemiştir. Onun kılmış olduğu namaz kabul olmadığına göre kıldırmış olduğu namazda haliyle kabul olmayacaktır. Zira kendisi için namazı sahih olanın başkası içinde namazı sahihtir, kendisi için namazı sahih olmayanın başkası içinde namazı sahih değildir. Bu nedenle kâfirler namaz kıldırmaya ehil değildirler.

Sonuç olarak ibadete ehil olmamaları ve amellerinin kabul edilmemeleri sebebiyle kâfirlerin arkasında namaz kılmak sahih değildir. Cünübün veya abdestsiz birisinin arkasında kılınan namaz nasıl ki kabul edilmeyecekse, kâfir birisinin arkasında kılınan namaz da aynı şekilde kabul edilmeyecektir. Bu, tüm ulemanın ittifakla kabul ettiği bir husustur. Şimdi bu noktada bazı nakiller yapalım.

İmam Şafiî “el-Ümm” adlı eserinde der ki: “Şayet kâfir birisi Müslüman olan bir topluluğa imamlık yapacak olsa, Müslümanlar onun “kâfir” olduğunu bilseler de bilmeseler de namazları sahih olmaz. Onun namaz kılması -eğer namazdan önce İslam’a girecek bir söz söylememişse- kendisini İslam’a sokmaz. Onun kâfir olduğunu bildiği halde arksında namaz kılanlar çok kötü bir şey yapmış olurlar…”[1]

İbn-i Kudâme el-Makdisî der ki: “Kâfir birisinin arkasında -onun kâfir olduğu ister namazın bitiminde bilinsin ister namazdan önce bilinsin- namaz kılmak hiçbir surette sahih olmaz. Arkasında namaz kılanların namazlarını iade etmeleri gerekmektedir…”[2]

İmam Nevevî der ki: “Küfre düşürücü bir bidat işleyen kimsenin arkasında namaz kılmak sahih değildir.”[3]

Kitabın aynı yerinde yine şöyle der: “İşlemiş olduğu bidat sebebiyle küfre düşmeyen bir bidatçinin arkasında namaz kılmak mekruh olmakla birlikte sahihtir. Ancak işlediği bidat sebebiyle küfre düşmüşse önceden de ifade ettiğimiz gibi böylesi birisinin arkasında diğer kâfirlerin arkasında olduğu gibi namaz kılmak sahih değildir.”[4]

Şâşî der ki: “Kâfirin imameti sahih değildir.”[5]

Şankîtî der ki: “Küfre düşmüş birisinin, kadının ve hünsanın arkasında namaz kılmak sahih değildir”[6]

İbn-i Useymîn der ki: “Küfre düşmüş birisinin arkasında namaz kılmak mutlak surette sahih/geçerli değildir…”[7]

Vehbe Zuhayli der ki: “Bir kişinin imamlığı şu şartlar sayesinde geçerli olur:

1) İslam: Kâfirin imamlığı ittifakla sahih değildir…”[8]

Diyanet Vakfının hazırlamış olduğu “İman ve İbadetler” adlı İslam ilmihalinde şöyle geçer:

“İmamın ergin (baliğ), belli bir aklî olgunluk düzeyine ulaşmış (âkil), ve tabii ki Müslüman olması şarttır. Küfrü gerektirecek bir inancı bulunan, bid’at ve dalalet ehlinin arkasında namaz kılınmaz.”[9]

Yaptığımız nakillerden de anlaşılacağı üzere küfre girmiş birisinin arkasında namaz kılınmayacağı kuşkusuzdur. Şer‘î kurallar çerçevesinde bir kimsenin küfre düştüğüne inanıyorsak o kişinin arkasında namaz kılamayız. Bu gün, bu mesele çok basite indirgenmekte ve hafife alınmaktadır. Oysa mesele hiçte basite alınmayacak kadar önemlidir. Zira sonucunda namaz gibi önemli bir ibadetimizin kabul edilip-edilmemesi söz konusudur. Bu nedenle birilerinin bu meseleyi hafife almasına ve hassasiyeti elden bırakmasına aldırış etmemeli, namazlarımızı kime teslim ettiğimize dikkat göstermeliyiz.

Son olarak; günümüzde insanlara namaz kıldıran din görevlilerinin göreve başlarken altına imza attıkları maddelerin küfre delaleti sarihtir. Böylesi küfür içerikli metinlere bir müslümanın imza atması düşünülemez. Bu nedenle böylesi kimselerin arkasında namaz kılmanın ne kadar doğru olduğunu siz düşünün.

[1] “el-Ümm”, 1/168.

[2] “el-Muğnî”, 3/438.

[3] “el-Mecmu‘ Şerhu’l-Mühezzeb”, 4/252.

[4] Aynı kaynak.

[5] “Hilyetu’l-Ulema fi Marifeti Mezâhibi’l-Fukahâ”, 2/169.

[6]  “Şerhu Zâdi’l-Müstekni‘”, Muhammed b. Muhammed eş-Şankîtî, 1/60.

[7] “eş-Şerhu’l-Mumti‘ alâ Zâdi’l-Müstakni‘”, Muhammed Salih b. Useymîn, 4/220.

[8] “el-Fıkhu’İslâmî ve Edilletuhu”, 2/340.

[9] “İman ve İbadetler, İlmihal”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, (Yeni Şafak Gazetesi armağanı) sf. 278.

7) Küfrü Kesin Olan Birisini Tekfir Etmemenin Zararları

Allah, her daim kendi hükmüyle hükmetmeyi bizlere farz kılmış ve varlıklara O’nun verdiği isimlerli takmayı bizlere emir buyurmuştur. Allah’ın “kâfir” olarak adlandırdığı bir kimseyi bizimde aynı isimle adlandırmamız ibadetin ta kendisidir. Nasıl ki İslam’ına şahit olduğumuz kimselere “Müslüman” adını takıyorsak aynı şekilde küfrüne şahit olduğumuz kişilere de kâfir ismini takmalıyız. Bu, tekfircilik değil, aksine Müslüman olmanın bir gereğidir. Burada önemli olan kâfir ismini verdiğimiz kimsenin kendi inanç ve yöntemlerimizle değil, şer‘î yollarla küfre düştüğünün ispatlanmasıdır. Bu ispat edildikten sonra ona o ismi vermek artık şer‘î bir vecibedir.

Bazı çevreler küfre düştüğü kesin olan kimi şahısları özelliklede tağutları tekfir etmekten uzak durmaktadırlar. Bu son derece yanlış ve hatalı bir tutumdur. Çünkü Allah’ın verdiği hükmü onlara vermemek bir takım hataları da beraberinde getirir. Bunun sonucunda da hem kendimizin hem de insanların dalalete düşmesi kaçınılmazdır. Küfre girdiği kesin olan insanları -ki bunların başında tağutlar gelir- tekfir etmemenin zararlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Allah’ın onlar hakkında vermiş olduğu hüküm işlevsiz hale getirilmiş olur. Malum olduğu üzere Allah-u Teâlâ bizlere kendi hükmüyle hükmetmeyi farz kılmıştır. Böylesi bir durumda bizler Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş ve varlıkları O’nun verdiği isimle isimlendirmemiş oluruz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar kâfilerin (zalimlerin, fasıkların) ta kendileridir.” (Maide, 44, 46, 47)

Eğer onlar hakkında Allah’ın hükmünü vermezsek o zaman yöneticilerini razı edebilme adına Allah’ın hükmünü gizlemek sureti ile Yahudilerin düşmüş oldukları hataya düşmüş oluruz.

2) Onları tekfir etmemek açıklanması bizlere farz olan ilmi ketmetmek anlamına gelir. Özellikle de açıklanmasına ve beyan edilmesine şiddetle ihtiyaç duyulduğu zamanlarda bu, gizlemenin en şerlisinden kabul edilir. Bu gibi durumlarda Allah’ın hükmünü gizleyenler Rabbimizin şu tehdidine muhatap olurlar:

“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” (Bakara, 159)

3) Onları tekfir etmemek tağutların gerçek yüzünü insanlardan saklamak ve küfür ve zulümleri hakkında insanları doğru bilgiden uzaklaştırmak manasına gelir. Hele birde onlara İslam elbisesi giydirmek akla gelmeyecek mefsedetlere yol açar.

4) Tağutların tekfirini abesle iştigal olarak değerlendirmek -hâşâ- Rasûlullah’ın kendi dönemindeki tağutları tekfir etmesini de abesle iştigal olarak değerlendirmeyi gerektirir.

5) Tağutları tekfir etmemek onların artmasına ve çoğalmasına yol açtığı gibi zulüm ve küfürlerinin de artmasına yol açar.[1] Onlar âlimler (!) tarafından kendilerinin Müslüman addedildiğini bildiklerinde yaptıklarının doğru olduğunu zannedecek ve kendilerine karşı çıkan muvahhid müslümanları işlemiş oldukları hatalar nedeniyle cezalandıracaklardır. Bu da son derece tehlikeli bir durumdur.

Bu saydığımız ve daha zikredilmesi mümkün olan diğer sebepler nedeniyle küfrü kesin olan kimseleri tekfir etmemek şer‘an çok sakıncalı bir tutumdur. Bu hataya düşmemek için görüş ve düşüncelerimizi daima gözden geçirmeliyiz.

[1] Bu tespitler üstat Abdulmun‘im’in son dönemin meşhur hadisçisi Nasiruddin el-Elbânî’ye reddiye olarak kaleme aldığı “el-İntisâr li Ehli’t-Tevhîd ve’r-Reddu alâ men Câdele ani’t-Tevâğît” adlı kıymetli eserinden alınmıştır. Bkz. sf. 36.